Beden Eğitimi Ve Eğitim Portalı
  Eğitici Hikayeler
 

BEYAZ AT VE HÜKÜMDAR

Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin (”kendi adamlarının”) hazır bulunduğu bir sırada:

- Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş. 

Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar:

- Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya!

- Evet der, Hükümdar. Seyis başı:

- O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar :

- Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!..

Seyis başı:

- Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır.

Söyleme şeklimiz bir çok şeyi değiştirir.

 

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM...!

Karşılıksız seven dostların hikayesi…

Savaşın en kanlı günlerinden biri… Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.

Asker teğmene koştu:

- Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..

“Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen…

- Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş… Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.

Asker ısrar etti ve teğmen “Peki” dedi. “Git o zaman.”

İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

- “Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana demiştim. Bu zaten ölmüş.”

- “Değdi teğmenim.” dedi asker..

- “Nasıl değdi?” dedi teğmen. “Bu adam ölmüş görmüyor musun?”

- “Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için…”

Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

- “Geleceğini biliyordum!.. “demişti arkadaşı… “Geleceğini biliyordum





YAŞLI ADAM GÜRÜLTÜCÜ ÖĞRENCİLER

Yaşlı bir adam emekli olduktan sonra bir lisenin yanında küçük bir ev aldı. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirdi ama ders yılı başlayınca huzuru kaçtı.Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar, anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağırıyorlar, dayanılmaz gürültüler yapıyorlardı.

Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için kurnazca bir çözüm buldu. Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu.

“Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz” dedi.

“Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?.”

Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanıyorlardı.

Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra bir gün yaşlı adam çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:

“Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı” dedi. “Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım.”

Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı kabul ettiler. Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam bir gün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha yapmak zorunda kaldığını bildirdi:

“Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar” dedi.

“Durumum biraz sıkışık… Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim başka bir şey yok… Bundan sonra size ancak yirmi beş sent verebileceğim… Tamam mı?.. Anlaştık mı?”

Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi. “Olanaksız bayım” dedi içlerinden biri. “Günde yirmi beş sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama, biz işi bırakıyoruz.”






KIZGINLIKLA YAPILAN HER EYLEM BAŞARISIZLIĞA MAHKÛMDUR...

Bir sabah, büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han ile alayı, bir av gezisi için yola çıkmışlar Diğerleri ava ok ve yaylarıyla katılırken, Cengiz Han alışılageldiği gibi kolunun üzerinde, göz yüzünde yükselerek her yeri görebildiği ve dahası o mesafeden çıplak insan gözünün asla fark edemeyeceklerini ayırt ettiği için her türlü oktan daha iyi ve net bir avcı olan sevgili şahinini taşıyormuş.

En iyi avcılar arasından seçilmiş olmalarına rağmen o gün hiçbir adamı bir şey avlamayı başaramamış… Hayal kırıklığına uğramasına rağmen ümitsizliğe kapılmayan bizim Cengiz, ava tek başına devam etmek için diğerlerinden ayrılmış. Ancak uzun süre tek başına dolandıktan sonra yorgun ve susuz düşmüş. Yaz sıcakları yüzünden oraların zaten güçsüz akan dereleri de kurumuşmuş…
Sonunda nihayet bir mucize olmuş; tam önündeki büyük bir kayanın üzerinden hafif bir şırıltı eşliğinde incecik bir su akmaktaymış. Hemen kolundaki şahini uçurmuş, her zaman yanında taşıdığı kadehini çıkarmış ve suya kavuşmanın verdiği keyifle yavaş yavaş doldurmaya başlamış… Suyu tam dudaklarına götürdüğü sırada şahin üzerine doğru pike yaparak tek hamlede kadehi ellerinden almış ve uzak bir yere doğru yuvarlamış.

Zaten çok sabırlı bir adam olmadığı bilinen Cengiz Han çok sinirlenmiş ancak şahinin kendisinin en sevdiği hayvanı olduğunu hatırlayarak ve muhtemelen onun da çok susamış olduğunu düşünerek kendini yatıştırmaya çalışmış. Böylece kadehi yerden almış, bulandığı toz topraktan temizlemiş ve yeniden doldurmuş. Ancak kadeh yarısına kadar dolmuşken şahin yeni bir pikeyle kadehi devirip suyu kuru toprağa dökmüş. Büyük Cengiz Han yüreğinin sıkıştığını hissetmiş, çünkü kendisine harika avlarda eşlik etmiş, ona büyük memnuniyetler yaşatmış bu hayvanı hakikaten çok severmiş.

Ama bir imparator olduğunu da unutamaz, hiçbir koşulda, hiç kimsenin kendisine saygısızlık etmesine müsaade edemezmiş. Böylece, ağır hareketlerle kuşağındaki kılıcı çıkarmış, kadehi yeniden eline almış ve bir gözü kaynakta bir gözü şahinde yeniden doldurmaya başlamış. Kadeh neredeyse tamamen suyla dolmuş ve Han tam içmeye yeltendiği anda şahin bir kez daha alçalıp kendisine doğru pike yapmış. Han tek vuruşta hayvanın başını gövdesinden ayırmış ve kuş ayaklarının dibine düşmüş…

Cengiz Han suyun kaynağını aramak üzere kayanın tepesine tırmanmış ve büyük bir şaşkınlıkla suyun geldiği küçük kuyuyu ve içinde ölü yatan küçük yılanı görmüş… Yörenin en zehirli türlerinden biriymiş yılan ve eğer birkaç dakika önce o suyu içmiş olsaymış, artık yaşayanlar dünyasında olmayacakmış!
Cengiz Han kampa kucağında ölü kuşla dönmüş. Sonradan da kuşun altından bir heykelinin yapılmasını emretmiş. Heykelin bir kanadının üzerine: “Sana hoş gelmeyen bir şeyler yaptığında bile dostunun dostu olmaya devam et”, diğerine ise: “Kızgınlıkla yapılan her eylem başarısızlığa mahkûmdur!” sözlerinin kazınmasını istemiş.








RUHUMUZU BEKLEYELİM

İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yeli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar.

Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar, sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, “hiç anlayamadım, niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik? ” Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik…” Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor. İnkalar’ın yaşlı torunu. Çünkü kimilerimiz bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kalıyor, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. …

Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Evet kimi zaman bunlara sahip oluyoruz ama ruhumuz yanımızda olmadan…







DÜNYAYI DÜZELTMEK İÇİN

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:

- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi. Sonra düşündü:

- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:

- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:

-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!







DIŞ GÖRÜNÜŞE ALDANMA

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti.. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi bir üniversitede ne isleri olabilirdi?

Adam yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İste bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.

Yaslı kadın çekingen bir tavırla,

“Bekleriz” diye mırıldandı.. Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi..

Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.

Saatler geçti, yaslı çift pes etmedi. Sonunda sekreter dayanamayarak yerinden kalktı..

“Sadece birkaç dakika görüşseniz. Yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı..

Anlaşılan çare yoktu.. Genç rektör isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterinin anlattığı tablo içini bulandırmıştı.

Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek.. Olacak şey miydi bu? Suratı asılmış sinirleri gerilmişti.

Yaslı kadın hemen söze başladı.

Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı..

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi..

“Madam” dedi, sert bir sesle,

“Biz Harvard”da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..”

“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaslı kadın..

“Anıt değil.. Belki Harvard’a bir bina yaptırabiliriz”..

Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak,

“Bina mı?” diye tekrarladı,

“Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı..”

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaktan kurtulabilirdi.

Yaşlı kadın sessizce kocasına döndü.

“Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muydu? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?

“Rektörün yüzü karmakarışıktı.. Yaslı adam başıyla onayladı..

Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar..

Doğu California”ya, Palo Alto”ya geldiler.. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular..

Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini.

Stanford’u…





YAPICI ELEŞTİRİ

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış…

Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar  beğenirmiş… 

Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa  da;

kısaca Ranga Guru derlermiş… 

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini  tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan  resmini değerlendirmesini istemiş… 

Ranga Guru ise; 

- Sen artık ressam sayılırsın Racaçi.. Artık senin resmini halk değerlendirecek.  diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş.  Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere  çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi  denileni yapmış Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş  ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor…

Çok üzülmüş tabii.Emeğini ve  yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.  Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.  Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru’ya götürmüş.  Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru… 

Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya,  birkaç fırça ile birlikte…  Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden  bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış…  Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış.. 

Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.. 

Ranga Guru ise; 

Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne  kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün… 

Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı..  Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin… 

Yapıcı olmak eğitim gerektirir…

Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi…

  Sevgili Raciçi Mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın…

  Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan  alamazsın…

Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur…

Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma…  demiş…







AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR

ve CESARET HER ZAMAN ONUN YANINDADIR.

Uzun zaman önce, dünya oluşmamış, insanlar dünyaya ayak basmamışken, iyi ve kötü huyların canları sıkılmış.

SAFLIK ortaya bir fikir atmış;

- “Neden saklambaç oynamıyoruz?”hepsi bu fikri beğenmiş. Hemen CESARET bağırmış;

-“Ben ebe olmak ve saymak istiyorum.” Başka hiç kimse CESARET’ i arayacak kadar cesur olmadığı için hemen kabul etmişler.

CESARET bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış; CESARET saydıkça, iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. SEFKAT; Ay’ın boynuzuna asılmış, İHANET; çöp yığınının içine girmiş, SEVGİ; bulutların arasına kıvrılmış, YALAN; bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş. Çünkü, gölün dibine saklanmış, TUTKU; dünyanın merkezine gitmiş, PARA HIRSI; bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış. Ve CESARET saymaya devam etmiş;

AŞK‘ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış.

AŞK kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş. Çünkü hepimiz AŞK’ı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve CESARET; yüze geldiğinde, AŞK; sıçrayıp güllerin arasına saklanmış.

CESARET bağırmış;

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe, geliyorum!!!”

Arkasını döndüğünde, ilk önce TEMBELLİĞİ görmüş, o ayaktaymış. Çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.

Sonra ŞEFKAT’i ayın boynuzunda görmüş ve İHANET’i çöplerin arasında, SEVGİ’yi bulutların arasında, YALAN‘ı gölün dibinde ve TUTKU’yu dünyanın merkezinde. Hepsini birer birer bulmuş, birisi hariç!
Ve CESARET umutsuzluğa kapılmış, saklananların bir tanesini bulamamış.

Derken HASET, AŞK bulunamadığı için haset duyarak, CESARET’in kulağına fısıldamış;

-”AŞK’ı bulamıyorsun, çünkü o güllerin arasında saklanıyor!”

Ve CESARET çatal seklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış, ta ki; yürek burkan bir haykırma onu durdurana dek.

Ve haykırıştan sonra, AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş.

CESARET, AŞK’ı bulmak için heyecandan AŞK’ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş.

-”Ne yaptım ben?”diye bağırmış.

“Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?”

Ve AŞK cevap vermiş:

-”Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim rehberim olabilirsin.

Ve o günden beri de;

AŞK’IN GÖZÜ KÖRDÜR, CESARET İSE HER ZAMAN ONUN KLAVUZUDUR








SEVGİYİ GÖSTERMEK

- Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?

’’Bakin göstereyim’’ demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş  olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar  yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş kasıkları denilen bir metre boyunda kasıklar. Ermiş bu kasıkların ucundan  tutup öyle yiyeceksiniz diye birde şart koymuş. Peki  demişler ve içmeye  teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden  bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine simdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri  çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı  insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. Buyrun deyince, her biri uzun boylu kasığını  çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan iste demiş ermiş,

‘Kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı, düşünürse, o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından  doyurulacaktır şüphesiz.

Şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.









ÖPÜCÜK KUTUSU

Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.

Bir süre önce, bir arkadaşım, 3 yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı.

Durumları iyi değildi ve kızının kâğıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve
“Bu senin için babacığım” dedi.

Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.

Kızına bağırdı:

"Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:

"Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım.”

Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının başucunda yıllarca sakladığını anlattı bana.

"Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu."

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz.

"Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz









SEVGİNİN BEDELİ

Küçük oğlu annesine geldi ve ona kâğıdı uzattı. Annesi ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra kâğıdı okumaya başladı;

Çimleri biçtiğim için 5 dolar

Odamı temizlediğim için 1 dolar

Alışverişe gittiğim için 50 sent

Küçük kardeşime baktığım için 25 sent

Çöpü attığım için 1 dolar

İyi bir karne getirdiğim için 5 dolar

Bahçeyi temizlediğim için 2 dolar

Toplam borç 14 dolar, 75 sent

Anne, umutla kendisine bakan oğlunun elinden kâğıdı aldı ve kağıdın arka yüzüne şunları yazdı;

Seni 9 ay karnımda taşıdım BEDAVA

Hasta olduğunda başında bekledim, elimden geleni yaptım, senin için dua ettim BEDAVA

Yıllar boyu değişik nedenlerle senin için gözyaşı döktüm BEDAVA

Senin için geceler kaygı duyup, uykusuz kaldım BEDAVA

Oyuncaklarını topladım, yemeğini hazırladım giysilerini yıkadım, ütüledim
BEDAVA YAVRUM

ve bunların hepsini topladığın zaman gerçek sevginin bedelinin olmadığını görürsün, bedavadır çünkü…

Oğul annenin yazdıklarını okuyunca gözleri doldu.

Annesine baktı, “Anneciğim seni seviyorum” dedi ve kalemi alarak bu kâğıda

“HEPSİ ÖDENMİŞTİR” yazdı









DENİZ YILDIZI

Bir Adam Okyanus Sahilinde Yürüyüş Yaparken,
Denize Telaşla Bir Şeyler Atan Birine Rastlar.

Biraz Daha Yaklaşınca Bu Kişinin,
Sahile Vurmuş Denizyıldızlarını Denize Attığını Fark Eder Ve
“Niçin Bu Denizyıldızlarını Denize Atıyorsun ?” Diye Sorar.

Topladıklarını Hızla Denize
Atmaya Devam Eden Kişi,
“Yaşamları İçin” Yanıtını Verince,

Adama Şaşkınlıkla
“İyi Ama Burada Binlerce Denizyıldızı Var. Hepsini Atmanıza İmkan Yok. Sizin Bunları Denize Atmanız Neyi Değiştirecek Ki ?” Der.

Yerden Bir Denizyıldızı Daha Alıp Denize Atan Kişi,
“Bak Onun İçin Çok Şey Değişti,” Karşılığını Verir.








BALTAYI BİLEMEK

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş.

İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.

Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: “Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?”

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: “

Ortada bir sır yok.. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.

“Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Delhi’deki ünlü tapınakta Sokrat’ın su sözü yer alır: “İnsan Kendini Tanı.” Kendini tanımak, su anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında fark olmaması anlamına gelir. Bireysel ve is yaşamımızda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız





FISILTI VE TUĞLA

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar’ıyla bir mahalleden hızlı bir şekilde geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavaşça geçerken hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını fark etti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu park etmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı;

“Bunu neden yaptın? Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?”

İyice sinirlenerek devam etti:

“Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya mal olacak. Bunu neden yaptın?”

Çocuk yalvararak cevap verdi:

“Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum. Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı”

Park etmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

“Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok ağır.”

Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici, boğazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu.

Mendiliyle, çizik ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

Küçük çocuk, genç yöneticiye dönerek
“teşekkür ederim efendim, Allah sizden razı olsun” dedi.

Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi.

Bulunduğu yerden arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.

Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü, hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.

Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazen, dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlattırır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.

Tercihi siz yapın…







KOZA VE KELEBEK

Bir gün, bir kozada küçük bir delik açıldı ve bir adam bedenini bu küçücük delikten çıkarmaya çalışan kelebeği saatlerce seyretti.

Sonra, kelebek sanki daha fazla ilerlemek istemiyormuş gibi durdu. Sanki, ilerleyebileceği kadar ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu.  Ve adam, kelebeğe yardim etmeye karar verdi. Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği büyüttü. 

Kelebek kolayca dışarı çıktı.

Fakat bedeni kocaman ve kanatları kuru ve buruşuktu. 

Adam, kelebeği izlemeye devam etti, çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu. 

Fakat bu olmadı! 

Gerçekte, kelebek ömrünün geri kalanını o kocaman bedeni ve kuru, buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi. Uçmayı hiç başaramadı. 

Adamın bu aceleci iyiliği içinde anlayamadığı, bu kısıtlayıcı kozanın ve kelebeğin o küçücük delikten dışarı çıkmak için verdiği mücadelenin, kelebek için  gerekli olduğuydu, çünkü bu, Allah’ın, yasam  sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru akmasını sağlamak için bulduğu yoldu, böylece kelebek kozadan kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti. 

Bazen mücadeleler, hayatımızda tam olarak gerek  duyduğumuz şeylerdir. Eğer Allah , hayatımıza hiçbir  engelle karsılaşmadan devam etmemize izin verseydi sakat kalırdık. Simdi ve daha sonra olabileceğimiz kadar güçlü olmazdık.  Asla uçamazdık.
Güç istedim…  Ve Allah , beni güçlü yapmak için karsıma Zorluklar çıkardı.  Bilgelik istedim…  Ve Allah bana çözmek için Sorunlar verdi. 

Zenginlik istedim…  Ve Allah çalışmak için bana Beyin ve güçlü kaslar verdi. 

Cesaret istedim…  Ve Allah üstesinden gelmem için bana  Tehlike verdi. 

Sevgi istedim…  Ve Allah yardım etmem için Sorunlu insanlar verdi. 

İyilik istedim…  Ve Allah bana fırsatlar verdi.

İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim  İhtiyacım olan her şeyi elde ettim










BAHÇE 1

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı.

Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi.

Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı.

Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı.
Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.

Büyük ağaç, iyice kasılarak:

—Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. ,Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.

Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysaki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o,kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

Tohumların teklifini kabul ederken:

—Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. .Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.

Fakat küçük olanı:

—Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.

Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı.

(DEVAMI BAHÇE -2 DE)




BAHÇE 2

(BAŞ TARAFI BAHÇE-1 DE)

Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü.

Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu.

Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.

 
  Bugün 54 ziyaretçi (134 klik) kişi burdaydı!  
 

Sitetistik